yeni lastikler ve ömerli -ocak 2009-

Efenim, tekerlek dediğimiz olay biliyorsunuz yuvarlak. Bir de yüzeyindeki çıkıntıları azaldığı vakit hem yuvarlak hem pürüzsüz hale geldikleri için onlara "kabak" diyoruz. Bizim ikimizin de tekerlekler miyatlarını doldurup kabak oldukları için bir hafta önce Ali Usta'ya birer çift Metzeler Enduro-3 tekerlek ısmarladıydık. Ve Fenerbahçe'ye, Ali Usta'ya gitmek için herzamanki gibi Firuzağa Kaave'de buluştuk.

Faruken'in purosu yan yanmış.
Demek ki yola gidicek.











Ali Usta'nın orası.











Ali Usta her motorla bizzat ilgileniyor.
Yıkamayıp tozlu bıraktığı için "Motoruna iyi
bakmıyorsun" diyerek Memo'yu oracıkta
azarlayıveriyor tabi ki.










Memo'nun tozlu motor arka teker de sökülünce
hepten bir mahzun, adeta bir yaralı kuş gibi oldu.











Arka fren balataları bitmiş.
Onlar da yenilenecek.











Aha işte yeni lastik.











Hey yavrum be, lastiğe bak!











Motorunun tozunu bile almayan Memo
ön lastiği yerinde göremeyince pek de
şaşırmış vallahi.










Faruken'in tozsuz cillop gibi motoru da
tezgaha alınıyor efenim.











Aha bunun iki tekeri birden söktüler.











Ali Usta işi takip ediyor.



















İşte Memo'nun motor yepyeni lastikleriyle
çıktı meydane. Sağda tekerleğin elektron
mikroskobunda beş milyon defa büyültülmüş
halini görüyorsunuz. Mikroskobik uzantılar
ne kadar da ilginç deyil mi?
















Efenim şimdik bu lastikler yeni takıldıklarında
üzerlerinde koruyucu bir yağ oluyormuş, o yüzden
bunları şöyle bir 100 km kadar yavaş, yatmadan,
dikkatli kullanmak gerekiyormuş.










Biz de o halde ne bekliyoruz dedik, haydi bi
yerlere gidip 100 km yapalım dedik.











Sonra dedik ki madem arazi lastiği taktırdık,
niçün ilk olarak mopedlerle ve daha sonra
xl 200'lerle enduro yaptığımız ve daha önemlisi
ateş yakıp sucuk yediğimiz şu Ömerli'ye gitmiyoruz
yahu dedik.









Sonra efenim ver elini Ömerli barajı derkene Faruken'in
pırıl pırıl tertemiz motorunun daha önce de bikaç kere
çıkmış olan kilometre saatinin kablosu yerinden çıkıverdi.
Bu zamazingo da öyle derinlerde biyerlerde ki ne elle
tutuluyor ne penseyle bilmemneyle.
















Aynı zamanda alet çantasını çıktığı yere
sokmanın da bir o kadar zor olduğunu
ifade etmeliyim.










Ve işte sonunda Ömerli Barajı havzası.


















Bu düzlük her ne kadar bir toprak parçası gibi
duruyorsa da aslında gölün devamı. Sadece su
seviyesi düşük, beş santim civarında. Evet, kuru
sanılan çimlerin içine girerseniz aslında her yerin
beş santim derinliğinde su ile kaplı olduğunu
göreceksiniz.








Daha önce Transalp'in ön tekerini çamurla sıvayıp
kitlemişliğimiz olduğu için temkinliyiz. Ama insan taşa
toprağa girince inceden bir coşmadan edemiydr tabi.










Dört sene evvel kendi çapımızda ilk enduromuzu,
krosumuzu, arazi sürüşümüzü yaptığımız Ömerli
Barajı bizi eski bir dostun sıcaklığıyla karşılıyor,
kötü bir şairin dandikliğiyle bağrına basızlıyor...










Ömerli cengaverleri Memo ve Faruken.











Kabak asfalt lastikleriyle geçen aylar ve
hatta yıllardan sonra sıfır arazi lastikleri
toprağı tutuşlarıyla insanı hakikaten
şaşırtıyorlar.

















Faruken yeni aldığı iphone ile fotoğraf çekerkene
aletin zumu olmadığını farkediyor. Zumsuz bir
kameralı cep telefonu çiçeksiz bir bahçeye benzer.
Faruken de hemen cep dürbünüyle iphone için bir
tele objektif yapıveriyor.









Ve işte sonuç.







Gölün kıyısında biraz bakındıktan sonra tepelere doğru
çıktık. Kah toprak yoldan kah yol olmayan çayırlıklardan.
Kah bu çubukların aralarından. Bayta bu çubukların
rüzgardan yan yattığını düşündük ama sonra gördük ki
ağaçlandırma fidanlarına destek olsun diye fidanların
bağlanmış olduğu bu çubuklar muhtemelen devrilmesinler
diye yan dikilmişler.







Fağruken











Memoğ











Faruken ve Memo aynı anda
birbirlerinin fotoğraflarını çekizliyorlar.













Şimdi sırada ne var? Selenin üzerinde duran
şeye dikkatinizi çekerim efendim.
Biz küçükken ayıpçı bir bilmece vardı:
--İki Transalp bir sucuk, bunu bilene iki buçuk.










Sırada ateş yakıp sucuk pişirmek var.
Memo çok işlevli çakısının testeresi işe yaradığı için
çok mutlu şekilde kalınca dalları ufak parçalara ayırıyor.


















İşte gerçek bir görev adamı.
Belliğini çıkarmayı unutmuş olduğu gibi
aynı zamanda çatalının görünmek üzere
olduğunun da farkında değil, huşu içinde
odun kesiyor.









Bu çatalı donu dağıtmış pejmürde adam beş dakika
önce böylesine karizmatik bir şekilde batan güne
karşı sırıtmıyor muydu? İşte, insanoğlu kuş misali,
ne oldum dememeli ne olacağım demeli...










Toprak, çimenler ve her şey gibi ortalıktaki kurumuş
dallar, dikenler, atılmış gazeteler ve yapraklar da ıslak
idi. Az önce yol üzerinde ateş yaktıklarını gördüğümüz
arabalı gruba gidip onlardan bir miktar tahta tedarik
eden Faruken, birazdan ateş yakacak olmanın gururu
ve neşesi içerisinde...











Fekat malesef tedarik ettiğimiz tahtalar da
gayet ıslak. Tıslayıp pıslıyorlar, beyaz ve
yoğun duman çıkarıyorlar.


















Faruken vaz geçmiyor ve sönen ateşi
defalarca baştan yakıyor.













Ortalıkta bulduğumuz bütün kağıt,
yaprak ve çalı çırpıyı bitirdik ama ıslak
odunlar tutuşmak bilmedi. Faruken de
vazgeçmek bilmedi. Adım Adım Türkiye
adlı güzide harita eserimizin pek de kullanmadığımız indeks sayfalarını
bu süper iş için kullandı.















Ve zafer!.. Sonunda yanmamış odunların
altında bir köz öbeği oluştu!.. Ve tabi ki
biz de hemmen sucuklarımızı sopaya geçirip
yımışak ekmek eşliğinde mideye indirizledik!..

















İşte bir kampçının yanından eksik etmemesi gereken malzemeler:
--Çok işlevli çakı
--Sucuk
--İndeks sayfaları bol bir harita kitabı

















Artık gitme vakti... Ömerli barajı bizi eski bir dost
gibi uğurluyor... Biz gittikten sonra da misafirden
sıkılmış bir ev sahibi gibi televizyonu açıp karşısında
ayaklarını uzatıp uyukluyor...










Tam biz kalkarken gelip çevremizde dolanan köpeğe
son küçük parça sucuğu ve ekmeği verdik. Sevinmiştir
heralde.










Ömerli'den dümdüz aşşağı indin miydi Pendik,
Faruken'in eski mahallesi, hâlâ uğradığı kave.
Kavede çay molası.










Pendik'ten sonrası sahil yolu, yorgun yorgun girilen
hızlı ve yoğun trafik. Ve köprüden sonra her zamanki
gibi birbirimizi kaybedip soluğu evde aldık...
(Memo otoparkçıya motoru yıkamasını söyledi)

1 comment:

pisikopati said...

İstanbul Babakale arasını 8 yemek molası ile 14 saatte almış bir Fazer 600 sahibi adamın eşi olarak gayet iyi biliyorum ki mühim olan motosiklete binmek değil yemeğe ulaşmaktır. Kazasız ve bol yemekli geziler:)